İran lideri Ali Hamaney'e yönelik suikast girişimi, Ortadoğu'da tansiyonu hızla yükseltti. ABD ve İsrail ile İran arasındaki gerilimin artmasıyla, Yemen'deki Husiler, Lübnan'daki Hizbullah ve Irak'taki silahlı grupların olası hareketleri kritik önem taşıyor. Bu grupların doğrudan askeri müdahaleden kaçınırken siyasi desteklerini nasıl sergilediği ve kendi ulusal çıkarlarını nasıl dengelediği yakından izleniyor.
İran'ın Müttefikleri Geri Adım mı Atıyor, Yoksa Savaş Alanında Yeni Bir Perde mi Açılıyor?
İran lideri Ali Hamaney’e yönelik şok etkisi yaratan suikast girişimi, Ortadoğu'daki dengeleri altüst ederken, bölgenin önde gelen aktörleri olan İran’ın müttefiklerinin olası hamleleri merak konusu haline geldi. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail ile İran arasındaki gerilimin pik noktaya ulaşmasıyla birlikte, gözler bir anda Yemen'deki Husiler, Lübnan'daki Hizbullah ve Irak'taki silahlı grupların üzerine çevrildi. Bu kritik süreçte, bu grupların nasıl bir yol izleyeceği ve bölgedeki kırılgan barışın kaderini nasıl etkileyeceği en çok konuşulan konular arasında.
Husiler: Siyasi Desteğin Ardındaki Stratejik Mesafelenme
Suikast girişimi sonrası oluşan bazı algıların aksine, Yemen'deki Husi hareketi doğrudan bir askeri müdahale ilan etmedi. Bunun yerine, yüksek perdeden siyasi ve toplumsal destek mesajları öne çıktı. Başkent Sana başta olmak üzere birçok kentte kitlesel gösteriler düzenlenirken, İran ve "direniş ekseni"ne yönelik güçlü destek açıklamaları yapıldı. Ancak, yeni bir askeri operasyonun başlatıldığına veya yeni bir cephenin açıldığına dair resmi bir duyuru gelmedi. Bu durum, bir geri adım olarak değil, dikkatle hesaplanmış bir stratejik tercih olarak değerlendiriliyor. Husiler, Yemen hükümetiyle sürdürdükleri ateşkes sürecinde elde ettikleri siyasi kazanımları tehlikeye atmak istemiyor. Ayrıca, Kızıldeniz'deki gemilere yönelik saldırıların yeniden yoğunlaşması veya operasyon alanının genişletilmesi, ABD'nin sert bir askeri karşılık vermesine ve Yemen'in yeniden yıpratma savaşına sürüklenmesine neden olabilir. Bu nedenle, Husiler sahada doğrudan çatışma yerine, risk dengesi değişmeden harekete geçmeme ilkesini benimsiyor.
Hizbullah: Varoluşsal Tehdit ve Lübnan Gerçeği Arasında Dengede Durmak
Lübnan'daki Hizbullah'ın pozisyonu ise daha temkinli bir seyir izliyor. Hamaney'e yönelik saldırı, örgütün siyasi ve ideolojik referanslarını doğrudan ilgilendirmesine rağmen, Hizbullah şu ana dek kontrollü bir tırmanma stratejisi izledi. Örgüt tarafsız kalmayacağını ilan ederek İsrail hedeflerine yönelik roket ve İHA saldırıları düzenlese de, 2006'daki Lübnan Savaşı benzeri kapsamlı bir cephe açmadı. Bu kademeli yanıtın arkasında karmaşık bir denklem yatıyor. Bir yandan, İran rejiminin zayıflaması veya devrilmesi, Hizbullah için stratejik bir kırılma anlamına geliyor. Tahran ile kurulan bağ sadece askeri destekle sınırlı kalmayıp, mali, siyasi ve ideolojik boyutlar da taşıyor. Diğer yandan, Lübnan'daki ekonomik çöküş ve toplumun uzun süreli bir savaşa karşı duyduğu hassasiyet, örgütü daha dikkatli davranmaya itiyor. Hizbullah, geniş çaplı bir çatışmanın Lübnan'ı ağır bir yıkıma sürükleyeceğini ve içerde eşi görülmemiş bir baskı doğuracağını biliyor. Bu nedenle, örgüt İran eksenine bağlılığını gösterirken aynı zamanda topyekûn bir savaşa sürüklenmemeye çalışıyor. Ancak, ABD ve İsrail'in nihai hedefinin İran rejimini devirmek olduğu netleşirse, Hizbullah'ın sınırlı saldırılarla mı yetineceği yoksa bunu bir varoluşsal mücadele olarak görüp tüm gücüyle sahaya mı ineceği sorusu, bölgedeki gelişmelerle birlikte yanıt bulacak.
Iraklı Gruplar: Devlet Kararı ile Eksen Mantığı Arasında Kalan Çıkmaz
Irak cephesinde ise tablo daha karmaşık bir hal alıyor. Irak İslami Direnişi çatısı altındaki silahlı gruplar, ABD'ye ait üsleri hedef aldıklarını duyurarak savaşa dahil olduklarını açıkladılar. Erbil ve diğer bölgelerdeki Amerikan noktalarına yönelik saldırılar düzenlenirken, kullanılan dilin sertliği dikkat çekiyor. Ancak, bu gruplar resmen Haşdi Şabi bünyesinde yer alıyor, yani teorik olarak devlet güvenlik yapısının bir parçası. Irak hükümeti ise ülkenin bölgesel bir hesaplaşma alanına dönüşmesine karşı çıkıyor ve böyle bir senaryonun kırılgan istikrarı tamamen sarsacağı uyarısında bulunuyor. Bu durum, Bağdat'ı zor bir denklemin içine itiyor: Silahlı gruplar nasıl kontrol altında tutulacak ve Washington ile ilişkiler nasıl korunacak? Iraklı gruplar da aşırı tırmanmanın bedelini biliyor ve şu aşamada izlenen strateji daha çok yıpratma savaşı mantığına dayanıyor. Sınırlı roket ve İHA saldırılarıyla Washington'a maliyetli bir mesaj veriliyor, ancak Irak devletine karşı açık bir savaş ilan edilmiyor.
Aynı Eksen Savaşa Katılır mı? Bölgesel Dengelerin Kırılganlığı
"Direniş ekseni" başlığı altında ortak bir söylem olsa da, Husiler, Hizbullah ve Iraklı grupların hesapları bölgesel ve ulusal çıkarlarına göre farklılık gösteriyor. Hepsinin ortak kaygısı, İran rejiminin çökmesinin bölgesel dengeleri kökten değiştireceği ve kendilerini daha düşmanca bir ortamla karşı karşıya bırakacağı gerçeği. Bu nedenle atılan adımlar, yalnızca bir suikasta verilen duygusal tepkiler değil, aynı zamanda Tahran'ın devrilmesi senaryosunu engelleme veya bunun maliyetini Washington ve Tel Aviv için yükseltme çabası olarak okunuyor. Bugün itibarıyla hiçbir taraf tam ölçekli bir savaş istemiyor, ancak hiçbiri de tamamen kenara çekilebilecek durumda değil. Bölge, tırmanma ile kontrol arasındaki son derece kırılgan bir dengede ilerliyor. Eğer savaş uzarsa bu denge hızla çözülebilir ve çatışma yalnızca İran'la sınırlı kalmaz; tüm bölge kontrol edilmesi güç, açık bir cepheye dönüşebilir.