Arama
Son Dakika Tokat Gündem RAND Raporu 7 Ekim Sonrası İslam Coğrafyasında Uygulanıyor mu?

RAND Raporu 7 Ekim Sonrası İslam Coğrafyasında Uygulanıyor mu?

Haber Merkezi
Haber Merkezi Editör
Yayınlanma
Güncellenme
RAND Raporu 7 Ekim Sonrası İslam Coğrafyasında Uygulanıyor mu?

7 Ekim 2023 sonrası yaşanan Gazze kriziyle birlikte, 2004 yılında yayınlanan ve "ılımlı" olarak tanımlanan Müslüman seslerin desteklenmesini öngören bir RAND raporunun stratejik eksenlerinin yeniden gündeme geldiği belirtiliyor. Bu raporun, İslam dünyasına yönelik algı yönetimi mekanizmalarını nasıl etkilediği ve Batı karşıtı duyarlılığın artışıyla nasıl örtüştüğü inceleniyor.

7 Ekim Sonrası Rand Raporu: İslam Dünyasında Yankıları ve Yankıları

7 Ekim 2023'te başlayan ve Gazze'de insani felakete dönüşen olayların ardından, dünya kamuoyunda akıl almaz bir algı yönetimi mekanizması devreye girdi. Bu süreçte, dikkatler 2004 yılında Smith Richardson Vakfı'nın finansmanıyla yayınlanan ve Cheryl Benard imzalı Civil Democratic Islam: Partners, Resources, and Strategies başlıklı RAND raporuna çevrildi. Sosyal bilim metni olmanın ötesinde bir operasyonel şablon niteliği taşıyan bu rapor, hangi Müslümanların destekleneceği, kimlerle taktiksel işbirliği yapılacağı ve kimlerle mücadele edileceği gibi kritik sorulara normative yanıtlar sunuyordu. Gazze'deki acı dolu olaylar ve İslam dünyasına yönelik söylemsel yeniden biçimlendirme çabaları, birbirini besleyen bir ritimde ilerlerken, bu raporun stratejik eksenlerinin 7 Ekim sonrası süreçle ne denli örtüştüğü merak konusu oldu. Tarihi bir not olarak düşmek gerekirse, Müslüman kamuoyunda son yılların en yüksek Batı karşıtı dalgası, tam da bu dönemin kırılma noktasında zirveye ulaştı. Pew Research Center'ın 2024 verileri, Ortadoğu ve Güney Asya'daki Müslüman nüfus arasında ABD'ye yönelik güven endekslerinin son yirmi yılın en dip seviyesine indiğini ortaya koyuyor.

Modernist Seslere Destek ve Söylem Platformları: ‘Ilımlı İslam’ Medyada Yükseliyor

RAND raporunun birincil stratejik önerisi, modernist ve laik Müslüman seslerin medya platformlarında görünürlüğünün artırılmasıdır. 7 Ekim 2023'ün ardından BBC, CNN ve Al Jazeera English gibi küresel yayın kuruluşları, Gazze krizini aktarırken sayısız 'ılımlı Müslüman analist'e kameralarını açtı. Bu analistlerin önemli bir kısmının Georgetown Üniversitesi'ndeki Prince Alwaleed bin Talal İslam Araştırmaları Merkezi ve Carnegie Endowment for International Peace gibi Batı bağlantılı kurumlarla organik ilişkileri bulunuyor. İşin daha da ilginç yanı, bu kurumların finansman ağları sıklıkla Körfez petro-kapitalizminin Batı demokrasilerine entegre edilmiş kolundan besleniyor. Bir analistin ne söylediğinde ısrar etmek elbette önemlidir, ancak kimin sesinin hangi zeminde yükselip hangisinin susturulduğunu sorgulamak da analitik bir zorunluluk teşkil ediyor. Global Network on Extremism and Technology (GNET) ve Counter Extremism Project gibi yapılar, İslami söylemin ‘ılımlı’ ve ‘aşırı’ olarak sınıflandırılmasında belirleyici bir rol üstlenerek bir hakem gibi söylem sınırlarını çizdi. Bu sınıflandırmalar, RAND raporundaki tipolojinin operasyonelleştirilmiş bir versiyonu olarak değerlendirilebilir.

Sivil Toplum Finansmanı: Açıkça Beyan Ediliyor, Ama Stratejik Bir Çerçevede

Ulusal Demokrasi Vakfı (NED) ve USAID, Gazze krizi patlak verdiğinde Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki sivil toplum ağlarına yönelik finansman programlarını kesintisiz sürdürdü. Freedom House'un 2024 raporları, NED'in MENA bölgesindeki analist ve aktivist ağlarına yönelik hibelerinin 2023-2024 döneminde önceki iki yılın toplamını dahi aştığını gözler önüne seriyor. Bu durumu bir komplo teorisi olarak okumak için bir neden bulunmuyor; zira bu finansman, açık bir kamu diplomasisi aracı olarak zaten beyan ediliyor. Ancak şu kritik soru halen geçerliliğini koruyor: Belirli bir söylem iklimini şekillendiren kurumsal yapılar kümesi, "söylem özgürlüğü" dediğimizde sıfırdan mı, yoksa yapısal bir çerçevenin içinden mi anlam üretiyor?

Akademik Çevreler ve Epistemik Sessize Alma Sanatı: Kimin Sesi Duyuluyor?

Gazze krizinin uluslararası akademik tartışmalarında, hangi isimlerin hangi platformlarda konuşturulduğu stratejik bir örüntü sergiledi. Uluslararası siyaset bilimi kongrelerinde Gazze'yi gündemine alan panellerin katılımcı profillerine bakıldığında, ‘Batı bağlantılı’ araştırma merkezlerinden isimlerin ağırlıklı olduğu dikkat çekiyor. Avi Shlaim, İlhan Omar, Norman Finkelstein gibi isimlerin Batılı üniversitelerde konuşturulmaması, davetlerinin iptal edilmesi ya da baskıya maruz kalmaları; tüm bunlar, "meşru bilgi üreticisi" sayılmanın ne anlama geldiğini somutlaştırıyor. Buna karşın, Batı politikaları açısından kabul edilebilir bir çerçevede Hamas karşıtı argümanlar üreten akademisyenler, geniş medya ve akademik platformlara rahatlıkla erişebildi. Bu tablo komplo değil; epistemik çerçevelemenin kurumsal yapılar aracılığıyla nasıl işlediğinin canlı bir göstergesidir.

Geleneksel Aktörler Tampon Bölge Olarak Kullanılıyor: Körfez Ülkelerinin 'Pragmatik' Duruşu

RAND raporunun ikinci stratejik önerisi, fundamentalizme karşı geleneksel aktörlerin bir tampon güç olarak konumlandırılmasıdır. Bu strateji, Gazze krizi bağlamında Körfez ülkelerinin ‘pragmatik’ tutumunun desteklenmesi biçiminde tezahür etti. Suudi Arabistan'ın Gazze krizinde aktif bir insani yardım süreci yürütmesi, ancak bunu İsrail'i uluslararası alanda tecrit eden siyasi hamlelerden uzak tutması, bu stratejik çerçeveyle birebir örtüşüyor. ABD'nin Riyad'a yönelik güvenlik garantileri ve nükleer enerji işbirliği teklifleri, Suudi monarşisinin "fundamentalist olmayan İslam temsilcisi" olarak konumlandırılması çabasıyla örtüşüyor.

Söylem Savaşı ve Kavramsal Silahlanma: Hamas ve Terörizm Eş Anlamlı mı?

RAND raporunun üçüncü ayağı, fundamentalistlerin İslam yorumlarını sorgulamak, yolsuzluk ve şiddet bağlantılarını kamuoyuyla paylaşmak ve onları gençler ile dindar geleneksel çevreler nezdinde itibardan düşürmek olarak özetlenebilir. 7 Ekim sonrasında bu stratejinin en belirgin tezahürü, ‘Hamas’ ve ‘terörizm’ kavramlarının kamusal söylemde birbirinin yerine geçer hale getirilmesi sürecinde yaşandı. Batılı hükümetler ve medya, Hamas saldırısını nitelendirmek için sistematik olarak ‘vahşet’, ‘katliam’ ve ‘terör’ gibi kavramları kullandı. Bu çerçeveleme, Hamas’ı desteklediği algısını doğurabilecek herhangi bir Filistin yanlısı söylemin otomatik olarak ‘terör sempatizanlığı’ etiketiyle damgalanmasına zemin hazırladı. ABD Kongresi'nde Kasım 2023'te gerçekleştirilen ve üniversite başkanlarının ‘soykırım çağrısı’ söylemlerine ilişkin ifade verdiği oturumlar ile bunu takiben yaşanan yönetici istifaları, meşru siyasi söylemin sınırlarını yeniden çizen bir ‘kırmızı çizgi belirleme’ pratiği olarak değerlendirilebilir. Bu aynı zamanda üniversitelerin tarihsel olarak taşıdıkları ‘özgür tartışma alanı’ işlevinin hangi sınırlara bağlı olduğunu da somutlaştırdı.

Sosyal Medya Algoritmaları ve Dijital Kamusal Alanın Asimetrik Yapısı

Meta (Facebook/Instagram), X ve YouTube'un Gazze krizindeki içerik moderasyonu pratikleri, bu dönemin en çok tartışılan konularından biri haline geldi. Human Rights Watch ve Amnesty International'ın raporları, söz konusu platformların Filistin yanlısı paylaşımları orantısız biçimde kısıtladığını veya kaldırdığını belgeleyen çok sayıda örnek sunuyor. Meta'nın Gözetleme Kurulu'nun raporları, Arapça içeriklerin İngilizce içeriklere kıyasla sistematik biçimde daha sert denetime tabi tutulduğunu ortaya koydu. Dijital kamusal alanın yapısal olarak belirli seslerin aleyhine işlediğine dair bu bulgular, ciddi sorular doğuruyor. TikTok'ta ise farklı bir örüntü gözlendi: Gazze paylaşımlarının daha geniş kitlelere ulaştırılması, ABD Kongresi'nde TikTok'un ‘milli güvenlik tehdidi’ oluşturduğuna dair tartışmaların hız kazanmasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Algoritmik yapıların çatışma haberciliğinde taraf tutma pratiğini sistematik hale getirebildiği, araştırmacıların yakın takibindeki bir soru olmaya devam ediyor.

Laiklerin Seçici Desteklenmesi ve Normatif Çerçeve: Güvenlik Mekanizmaları Devrede

RAND raporunun dördüncü ayağı, laiklerin seçici biçimde desteklenmesi; ancak bu süreçte Batı karşıtı dinamiklere zemin açmamak için güvenlik mekanizmalarının devrede tutulmasıdır. Bu strateji, Gazze krizi bağlamında akademik ve medya özgürlüğü tartışmalarında belirgin biçimde gözlemlendi. Gazze'ye destek gösterileri organize eden Batılı ülkelerdeki laik Arap-Amerikan ve Müslüman aktivistler, zaman zaman ‘terör sempatizanları’ olarak damgalanma baskısıyla karşılaştı. İsrail'i eleştiren laik Yahudi akademisyenler ve aktivistler ise çapraz ateş altında kaldı. Öte yandan, Batı değerleriyle uyumlu laik Arap aydınların Al Monitor ve Middle East Institute (MEI) gibi platformlarda görünürlüklerinin artırıldığı da görüldü. Gazze krizini “demokratikleşme krizi” perspektifinden okuyan bu analistler, fundamentalizmden değil Batı ile yapısal uyumsuzluktan kaynaklanan bir çerçeve sundu. Bu çerçeveleme, RAND'ın ‘laikleri fundamentalizme karşı konumlandır’ önerisiyle şaşırtıcı bir uyum sergiliyor.

Psikolojik Operasyonlar ve GEC: Dezenformasyon mu, Kontrol mü?

ABD Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki Global Engagement Center (GEC), kuruluş misyonu itibarıyla ‘yabancı devlet veya devlet dışı aktörlerin dezenformasyonuna karşı mücadele etmek’ olarak tanımlanıyor. Ancak GEC'in operasyonel pratikleri zaman zaman bu tanımın çok ötesine geçiyor. The Intercept ve diğer araştırmacı gazetecilik platformlarının ortaya koyduğu belgeler, GEC'in belirli sosyal medya hesaplarını ‘dezenformasyon kaynağı’ olarak etiketleme kapasitesini kullandığını; bu etiketlemenin kimi zaman siyasi muhalif sesleri hedef aldığını gösteriyor. Gazze krizi bağlamında GEC'in faaliyetleri, Hamas bağlantılı ‘dezenformasyon ağları’nı ifşa etmeye yönelik raporlarla görünürlük kazandı. Bu raporların bir kısmı bağımsız uzmanlar tarafından eleştirilirken, diğerleri belirli söylemlerin ‘dış müdahale ürünü’ olarak damgalanmasına katkı sağladı.

Dil ve Çerçeveleme: Söylem Silahları Gerçeği Nasıl Şekillendiriyor?

Gazze krizinde kullanılan dil; ‘soykırım’ mı ‘savaş’ mı, ‘işgal’ mi ‘savunma’ mı, ‘direniş’ mi ‘terörizm’ mi — bu kavramsal tercihler, gerçekliğin farklı toplumsal gruplar tarafından nasıl algılandığını belirledi. ‘İnsani koridor’, ‘orantılılık’, ‘hedefleme hassasiyeti’ gibi askeri dilin laik-teknik terminolojisiyle donatılmış kavramlar, sivil ölümlerin sistematik biçimde ‘kasıtsız’ olarak çerçevelenmesine olanak tanıdı.

Yapay Zeka ve Algoritmik Yönetişim: Yeni Bir Eksen mi?

Georgetown Üniversitesi'nin 2025 tarihli ‘Yapay Zeka ve Müslüman Temsili’ raporu, önde gelen dil modellerinin İslam'ı ‘şiddet riski’ çerçevesiyle daha sık ilişkilendirdiğini, modernist ve laik Müslüman söylemlerini ise geleneksel ve fundamentalist söylemlere kıyasla orantısız biçimde olumlu bir çerçevede sunduğunu ortaya koyuyor. Eğer algoritmalar, tarihsel olarak oluşturulmuş önyargıları öğreniyorsa; RAND'ın tipolojisi artık yalnızca insan kararlarında değil, makine öğrenmesinin derinliklerinde de işlemeye başlamış olabilir.

Gazze Sonrası: Yeniden Yapılanma Kimin Tasarımı Olacak?

Gazze'nin yönetim boşluğunu dolduracak yapının ne olacağı sorusu, küresel güçler arasında yoğun bir müzakere konusu olmaya devam ediyor. ABD ve Batılı aktörlerin tercihi; Hamas'ın dışlandığı, Filistin Kurumu'nun güçlendirildiği ve ‘teknik uzman’ yöneticilerin ön plana çıkarıldığı bir yapılanmadır. Bu tercih, RAND raporunun ‘seçici laik destekleme’ ve ‘modernist liderlik yarat’ stratejileriyle kesin bir örtüşme gösteriyor.

Meşruiyet Krizi: Şablon İşliyor, Ama Bedeli Ağır Olabilir

Körfez ülkelerinin ‘ılımlı’ tutumunun dahi İsrail’in Gazze operasyonlarına meşruiyet kazandırdığı yönündeki yaygın algı, bu ülkelerdeki genç kuşakları kendi hükümetlerinden giderek uzaklaştırdı. Körfez ülkelerinde 2024 yılında gerçekleştirilen kamuoyu araştırmaları, halkın yüzde seksenden fazlasının Filistin davasına güçlü destek verdiğini ortaya koyuyor; ancak aynı nüfus, ekonomik çıkarlar nedeniyle Batı ile normalleşme politikası izleyen hükümetlerine olan güvenini hızla yitiriyor. Buradan uyarıcı bir sonuç çıkabilir: RAND şablonu kısa vadede işleyebilir. Ancak toplumsal meşruiyet zemin yitirilirken yaratılan yapıların ne kadar kalıcı olabileceği ciddi şekilde sorgulanır. Toplumsal gerçeklikle örtüşmeyen siyasi çerçeveler geçici olarak işleyebilir; ama fay hatları biriktiğinde daha derin sarsıntılara zemin hazırlar. Suriye, bize bunu yakın tarihte acı bir şekilde öğretti.

Sonuç: Şablon mu, Yoksa Direnen Gerçeklik mi?

RAND raporu bir plan değil, bir perspektiftir. Bir haritadır; ancak harita araç olduğunda coğrafya değişmez. İslam coğrafyasındaki toplumsal ve siyasi dinamikler, hiçbir şablonun tam olarak öngöremeyeceği inanılmaz bir karmaşıklık taşıyor. 7 Ekim sonrasında gözlenen örüntüler -modernist seslerin öne çıkarılması, geleneksel aktörlerin tampon olarak kullanılması, fundamentalizme yönelik söylem savaşı ve laik entelektüellerin seçici desteklenmesi- RAND raporunun stratejik mantığıyla şaşırtıcı bir şekilde örtüştü. Güç düzeninin şablonu kadar, toplumsal direnişin kapasitesi de bu denklemin belirleyici değişkenidir. İslam dünyasındaki kamuoyu, bu süreçte salt bir nesne olarak kalmadı; internet, sokak ve kurumlar aracılığıyla kendi sesini üretmeye devam etti. Hangisinin daha kalıcı iz bırakacağını ise kaçınılmaz olarak tarih belirleyecek.

Son Haberler