Arama
Son Dakika Tokat Gündem Suriye'nin Kökleri Derin: Ortodoksi-Heterodoksi Çatışması ve Demografik Kırılma

Suriye'nin Kökleri Derin: Ortodoksi-Heterodoksi Çatışması ve Demografik Kırılma

Haber Merkezi
Haber Merkezi Editör
Yayınlanma
Güncellenme
Suriye'nin Kökleri Derin: Ortodoksi-Heterodoksi Çatışması ve Demografik Kırılma

Suriye'nin mezhepsel ve etnik mozaiği, ülkenin siyasi yapısını ve toplumsal dokusunu şekillendiren temel unsurlardan biri. Ortodoks Sünni çoğunluk ile Alevi, Dürzi ve İsmailî gibi heterodoks azınlıklar arasındaki tarihsel gerilimler, günümüzdeki çatışmaların köklerini anlamada kritik bir öneme sahip. Bu grupların Osmanlı sonrası dönemde devlet inşası sürecindeki yerleri ve aralarındaki güç mücadeleleri, Suriye'nin karmaşık yapısını gözler önüne seriyor.

Suriye'nin Tarihsel Derinliklerinde Mezheplerin İzleri

Suriye, devletleşme süreci açısından kendine özgü bir geçmişe sahip. Ülkenin 20. yüzyılın ilk yarısında şekillenen devlet kurumları ve toplumsal yapısı incelendiğinde, günümüzdeki ayrışmaların kökenlerini daha iyi anlamak mümkün. Suriye'nin İslam içindeki alt cemaatleri ve bunların birbirleriyle olan ilişkileri, rekabet ve çatışma dinamikleri, ülkenin sosyo-politik manzarasının anlaşılması için hayati önem taşıyor. Osmanlı sonrası bir asırlık süreçte Suriye'de yaşananlar, sadece bir ulus-devlet inşa mücadelesi değil, aynı zamanda coğrafi, mezhepsel ve sınıfsal katmanların iç içe geçtiği bir "cemaatler savaşı" zemini oluşturdu. Bu çatışmanın merkezinde, geleneksel olarak ülkenin çoğunluğunu ve yönetici elitlerini oluşturan Sünni (Hanefî) Ortodoksi ile marjinalleştirilmiş ve tarihte büyük ölçüde dışlanmış Heterodoks cemaatler arasındaki siyasi, ekonomik ve kültürel mücadele yatıyor.

Ortodoks Sünnilik ve Heterodoks Azınlıklar: Tarihsel Bir Yarılma

Suriye'de İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik dinleri arasında belirgin bir baskınlık olmasına rağmen, İslam içindeki alt mezhepler arasındaki ayrışmalar da en az dinler arası ayrışmalar kadar derinleşmiş durumda. Bu ayrışmalar, ulus devlet inşa sürecinde kendisini gösterdiği gibi, günümüzde de etkisini sürdürüyor. Dürzî, Alevî (Nusayrî) ve İsmailî mezhepleri, temelde 7. yüzyılda yaşanan dinî görünümlü politik çatışmaların ve ayrışmaların sonraki yüzyıllarda kökleşmiş yansımalarıdır. Ana akım Şiilik içinde "gulat" (aşırıya kaçanlar) ve "Bâtınîlik" olarak nitelendirilen bu gruplar, hem Şii hem de Sünni egemen sınıflar tarafından "din-dışı" görülerek zulme uğramış ve genellikle periferideki dağlık alanlara sürülmüşlerdir. Bu topluluklar, kendilerine Doğu Akdeniz kıyısındaki dağlık bölgelerde ve merkezi idarenin baskısından uzak yerlerde sığınacak yer bulabildiler.

Dürzîlik, 11. yüzyılın başlarında Mısır merkezli Fâtımî İsmailî Şiiliğinin bir kolu olarak ortaya çıktı ve Şeyh Dağı çevresinde tutunma alanı buldu. Daha sonra Osmanlı döneminde Suriye'nin güneyindeki Süveyda ve Cebel-i Dürzî bölgelerinde yerleşerek günümüze kadar varlığını sürdürdü. Türkiye'de ve bölgede genellikle "Nusayrî" olarak anılan Alevîler ise, 11. yüzyılda iç bölgelerdeki baskı sonucu Suriye'nin kuzeybatısından göç ederek Akdeniz kıyısındaki dağlık bölgelere yerleştiler. Günümüzde Hatay-Adana hattından Lazkiye-Tartus-Humus üçgenine kadar yoğunlaşan Nusayrî Alevî toplumu, Suriye'deki en kalabalık cemaatlerden birini oluşturuyor. Nizârî İsmailîler ise 12. yüzyılın başlarında Suriye coğrafyasına gelerek kuzeybatı Suriye'de otonom bir yapı kurdular. Ancak bu üç heterodoks cemaat, Fatımi, Bizans ve Haçlılar dönemlerinde kısmen güvende varlıklarını sürdürdüler ve zaman zaman çatışan, zaman zaman işbirliği yapan bir topluluk mozaiği oluşturdular.

Memlûklerin Ardından Değişen Dengeler ve Yeni Statüler

Suriye coğrafyasının çokkültürlü yapısı, Memlûklerin egemenliğiyle birlikte değişim göstermeye başladı. Bu dönemden itibaren Doğu Akdeniz'in dinî ve mezhepsel ana rengi Sünni İslam olmaya başladı. Bu durum, daha önce periferiye kaçarak baskıdan kurtulmaya çalışan Nusayrî Alevî, İsmailî ve Dürzî cemaatlerinin ana akımın dışında kalan topluluklar olarak konumlanmasına neden oldu. Memlûk destekli ulema ve medreseler aracılığıyla Sünniliğin ortodoksiyi ve ana akımı temsil ettiği Suriye coğrafyasında, bu cemaatlerin inançları ve varlıkları da "heterodoksi" olarak kodlanmaya başlandı. Özellikle 14. yüzyılda İbn Teymiyye'nin fetvalarıyla bu statü resmiyet kazandı ve söz konusu mezhepsel cemaatler marjinal bir konuma mahkum edildi.

Tarihsel Kodların 21. Yüzyıla Taşınması

Asırlar önceki ayrımların ve kültürel kodların günümüze taşınması, Suriye'nin toplumsal hafızası ve kültürel kodlarının işleyişi açısından önemli bir ilgi çekici unsur. Memlûkler sonrası dönemde, altı yedi asırdır devam eden bu heterodoksilik realitesinin, 21. yüzyılda da İbn Teymiyye fetvaları ve Selefî mentaliteyle meşrulaştırılmaya çalışılması ve bu cemaatlerin "İslam-dışı" oldukları iddialarının aynı fetvalara dayanması, bölge ve cemaatler arasındaki karmaşık ilişkileri gözler önüne seriyor. 20. yüzyıldaki çatışmalar ve bölünmeler, bu açıdan önemli bir gözlem laboratuvarı sunuyor. Bu üç heterodoks cemaatin yaşadığı bölgeler ve demografik özellikleri incelendiğinde, bazı temel veriler dikkat çekiyor:

  • 1914: Nusayrî Alevîler yaklaşık 175.000-200.000, Dürzîler 50.000, İsmailîler ise 12.000-15.000 civarındaydı.
  • 1940'lar: Toplam Suriye nüfusu 2.487.027 iken, Nusayrî Alevîler 274.486, Dürzîler 79.428, İsmailîler ise 24.390 olarak kaydedildi.

Bu oranlar dikkate alındığında, Suriye nüfusunun kabaca %10-12'sinin Nusayrî Alevîlerden, %3'ünün Dürzîlerden ve %1'inin İsmailîlerden oluştuğu kabul ediliyor. Sünni Araplarla sık sık çıkar çatışması yaşayan Sünni Kürtler ve Hristiyanlarla (Asuriler, Süryaniler, Ermeniler ve diğer cemaatler) birlikte düşünüldüğünde, Suriye'nin yaklaşık %35-40'ının bu etnik, dinî ve mezhepsel azınlıklar tarafından oluşturduğu söylenebilir.

Bağımsızlık Öncesi ve Sonrası: Kimlik Mücadeleleri ve Çatışmalar

1946'daki bağımsızlık ilanından önceki Fransız işgali ve manda idaresi altında, bu heterodoks cemaatlerle ana akım Sünni çoğunluğu uzlaştırmak pek mümkün değildi. Fransızlar başlangıçta "böl, parçala, yönet" politikasını izlese de, zamanla merkezi bir Suriye devleti yönünde tutum takındı ve Sünni çoğunluğu daha fazla gözeten bir yaklaşım benimsedi. Ancak zaman zaman heterodoks cemaatlerin çıkarlarını da göz etmeyi ihmal etmediler. 1946'dan sonra ise bu kimlik meseleleri, ülkenin her adımında ciddi yarılmalar yaratarak derinleşmeye devam etti. 1940'ların iyimser ortamında Sünni Arap milliyetçileri, ortodoks-heterodoks meselesini önemsizleştirmeye yönelirken, alt-ulusal grupların ve periferideki etnik/mezhepsel cemaatlerin entegrasyonuyla ilgili endişeler daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı.

Soğuk Savaş'ın başlangıcından itibaren, iç, bölgesel ve uluslararası politikaların farklılaşması ve çatışan cemaatsel çıkarlar ile ulusal menfaatler arasındaki ayrışmalar, ulus kimliğinin tahkimini engelledi. Bu dönemde, söz konusu cemaatlerde kendi kimliklerine yönelik bir tehdit ve asimilasyon endişesi ortaya çıkarken, çoğunluğa mensup çevrelerde ise ulus-devlet oluşturma ve ulusal kimlik geliştirme önündeki engeller, zaman zaman belirli toplulukları hedef göstermeye varan eğilimleri besledi. Komşu ülkelerdeki benzer durumlara paralel olarak Suriye'de de azınlıklar "bir potada eritilmesi gereken unsurlar" olarak görülmekteydi, bu da asimilasyon ile entegrasyon arasındaki gerilimi artırdı.

Liderlerin Rolü ve Günümüze Yansıyan Huzursuzluklar

1936'da Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî'nin Nusayrî Alevîlerin İslamî doğasını vurgulayan fetvası, manda şartlarında Fransız işgalcilere karşı ulusal bir kimlik vurgusu taşıyordu ve konjonktürel bir anlam ifade ediyordu. Alevîler arasında Şeyh Salih el-Ali ve Dürzîler arasında Sultan Paşa el-Atraş gibi sembolik liderlerin varlığı, azınlıkların Fransızlara karşı birlik görüntüsü vermesine ve "Suriyelilik" üst kimliğini benimsemesine katkı sağladı. Ancak her iki lider de temsil ettikleri Dürzîler ve Alevîlerin çıkarlarını savunmaktan geri durmadılar.

Sünni elitlerin Fransızlar Suriye'den çıktıktan sonra kapsayıcı davranıp davranmadığı net değil; çoğu dönemde sert bir merkeziyetçilik, azınlıklara yönelik yaklaşımın ve kamusal politikaların özünü şekillendirdi. Günümüze kadar yansıyan bazı huzursuzlukların temelinde ise şu tespitler yatıyor: Nusayrî Alevîlerin orduda ve siyasette yükselişi, I. Dünya Savaşı sonrası otonom Alevî devleti tecrübesi ve Fransızlarla kurulan yakın ilişkilerle şekillendi. 1950'lerden itibaren Baas Partisi içinde kümelenerek ordudaki belirli klikler yoluyla ağırlık merkezi oluşturdular ve 1963 Darbesi ile yönetimi ele geçirdiler. Hafız Esad'ın 1970'deki iktidarıyla birlikte devletin güvenlik bürokrasisinin çekirdeğini oluşturdular ve "beka"larını rejime bağladılar. İsmailîler ve Dürzîler ise Alevîler kadar rejimin nimetlerinden faydalanamadılar. Baas yönetimi, Sünni şehirli sınıfın mülkiyet haklarını ve ticari çıkarlarını koruyarak Sünni elitleri sisteme dahil etti ve sosyolojik bir "çıkarlar koalisyonu" kurmayı başardı.

Bu parçalı sosyolojiye sahip toplumlarda, Nusayrî Alevîlerin belli klikler oluşturarak kendi cemaat çıkarlarını koruması garipsenecek bir durum değil. Ancak Suriye'de Baas ile Nusayrî Alevîlerin iç içe geçmesi ve güvenlik aygıtları üzerindeki dominasyonu, Sünnilerin muhafazakâr-dindar kesimlerinin 1970'lerden itibaren dışlanmasına yol açtı. Bu durum, aradaki ihtilafları ve cemaatler arası çekişmeleri körükleyerek rövanş hislerini alevlendirdi ve 1970-80'lerdeki tasfiye ve kanlı isyanların gölgesinde 2010'lardaki iç savaş atmosferine zemin hazırladı. Bu iç savaş ve sonrasında yaşananlar, tüm ortodoks-heterodoks ayrımlarını, tarihsel ve kültürel hesaplaşmaları, toplumsal bagajları ve parçalı toplumsal hafızanın getirdiği sorunları daha da belirginleştirdi. Sonuç olarak, "bir millet olamama" realitesi, tüm Suriyeliler için ortak ve iyimser bir gelecek beklentisini, bir türlü gerçekleştirilemeyen ve acı bir özlemle beklenen büyük bir hayale dönüştürdü.

Son Haberler